banner59

HANİ, YOKLAR YA!..

…Hani nerede hayallerim? Gözlerimi mi bağladınız, yoksa artık tek çıkışım bu zifiri karanlık mı? Nasıl da güzeldi hayaller kurarak geleceğini planlamak… Hayat bana hep yalan söyledi. Sanki ben öylece durmuşum; ama tüm dünya sürekli değişmiş. Korkularım acılarımdan az değil.

O güleç yüzlü kız çocuğunu çok oldu toprağa vereli. Artık başucunda bir mezar taşı bile olmayan o kızcağızın yerini ben bile bilmiyorum. Oysa ellerimle gömmüştüm onu anılar arasına.

Topladım eşyalarımı. Her yerde yaşanmışlıklar varken, elimde çaresizliğin bavuluyla terk ediyorum hayatımı. Denizlere sığdıramadığım sevdamdın sen. Dağların doruklarına gömdüğüm bir izsin şimdi. Hangi dağ, hangi kıta, hangi acı bilmiyorum. Adressiz bir yarasın şimdi içimde.

Yeryüzünde her şey karşıtını doğurur. Hatalarıma karşılık senin hataların vardı. Onlar birer atom bombası misali çarpıştı ve biz savrulduk sevdanın farklı köşelerine.

Yürümekle bitmez yolların bir yerinde kesişti bir gün aşındırdığımız hayat. Herkes farklıydı savrulduğu yere göre. Hayat her birimize farklı farklı oyunlar oynamıştı. Yüreğimizde cam kırıkları, yaralar ve yaşanmamışlıklar birikmişti. Bakışlarımız çarpışmamak için çabaladı. Yüreklerimiz üzerindeki yaralara itinayla pansuman yapıldı ve “DÜN” sanki yokmuş gibi “BUGÜN” tartışıldı.

İki sıradan insan, bir akşamüstü çayında iki basit hayat hikâyesine alt yazılı bir tanıtım filmi çekti ve ışıklar kapatılınca seti terk eden oyuncular gibi kendi hayatlarına yol aldılar.

Yüreğime dönüp baktım sonra. İçinin derinliğindeki yaş dolu havuza ilişti gözlerim. Gün be gün artıyor inancım ağlamanın aslında güzel olduğuna. Tek dost, tek aşk, tek aile, tek… Her şeyim oldu şimdi gözyaşlarım. Yalnızlığın fon olduğu hayatımda tek meze gözyaşlarımdı.  Anlayanım olmadı.

Yalnızlığa tutukluluk halim sürüyor hala. Müebbet hapsimde ne “iyi hâl indirimi” var ne de “Af çıkar mı?” umudu. Verilen ağır bir ceza gibi tüketiyorum hayatı. Farklı farklı filmlerde figüran oluyorum. Filmin biri “İş hayatı”, diğeri “Faturalar”, bir diğeri “Ev nasıl idare edilir?” falan yani.

Seçimlerim sanki hiç bana ait olmadı. Aceleci yapımdan dolayı “hemen olsun” düşüncesine uygun olarak karşıma çıkan ilk kapıyı açtım hep. Bekleyip değerlendirmeyi hiç denemedim. Hemen açtım ve her seferinde bir “sürpriz” ile karşılaştım. Ama hep kötü “sürprizler”. Yoruldum, hem de çok.

Demiştim ya evrende her şey karşıtını doğurur diye. Soruyorum şimdi sayın çokbilmiş “ben”e, “Nerede yüreğimi yakıp yıkan bunca kötülüğün karşıtı?”. Yoksa ayrıntıda saklanmış şu ihtimal mi söz konusu; “Birileri iyiyi yaşarken, başka birileri de kötüyü yaşayarak tüketir hayat mesaisini. Yani hayat sanki meslek seçimi gibi bir kere verdin mi değiştiremediğin bir karar şeklinde akıyor. Doktor olmayı seçtiysen öğretmen olamaman gibi kötüyü yaşamaya başladın mı iyiyi yaşayamazsın diyor insana, ya da sadece bana.”

Tüm bunlara rağmen inatla seviyorum bir şeyleri. Vazgeçmiyorum insanları, kuşları, doğayı ya da filozofları sevmekten. Ben böyle yürek görmedim, sevmekten bu denli usanmaz. Teşhisim kolay; acıdan vazgeçmez bir uslanmazım ben. Sonunda da hep oyuncak edilmiş karaya çalan sevdalar aldım kendi hesabıma. Yaralayan, yıkan ve sürekli kanatan.

Kime güvensem kuşkular bırakmıyor artık peşimi. Karanlığın sessizliğinden ya da yalnızken kendi gölgemden bile korkuyorum. Sessizlik ve karanlığın içine gizlenmiş olan bilinmezlikten korktuğum kadar korkmuyorumdur ölümden.

Aşklar sadece kişilere duyulmaz. Her şeye ayrı bir güzellik verilmiştir ve insan güzel olana âşık olmayı adet edinmiştir. Ya dizelere döker sevdasını ya da renklere işler içinin yangınını. Ama hep sever. Ben de sevdim. Hep sevdim. Hep üzüldüm.

Hiçbir acı sonsuza dek sürmez derler ya, soruyorum diyenlere; “Hangi ömür sonsuzu görmüş ki bunu demiş?” Aramızda yarım kalan yaşanmamışlıklar bitmeden bitmez ki sevda, sevda bitmeden dinmez ki acı. Söylenecek tüm sözler bittiğinde biter bir aşk. Ve aslına bakılırsa kelimeler en başarılı zamanlarında bile çok yetersizdirler. O zaman yetersiz sözler asla her şeyi ifade etmeye yetmeyecektir. Ve her şey ifade edilemediği için de aşklar hiçbir zaman bitmeyecektir. Sonuç olarak; acılar da asla tükenmeyecektir.

Tükenmeyen acılarla hayat tükenir sadece. Düzelterek söylüyorum; “Hiçbir hayat sonsuza dek sürmez…”

Usumun uslanmayan yerlerinde sürekli hareket halinde anılar, planlar, yaşanamayan ama yaşanması gerekenler... Arada bir yolları kesişip çarpışınca alt üst ediyorlar beni. Sonra yine devam ediyorlar anlamsız yolculuklarına.

Bu keşmekeş içinde tüm hayaller benim. Özgürüm düş bulutları arasında. Uçuyorum uçabildiğimce. Çünkü tek özgürlük alanım orası. Ben, yine bende tutuklu kaldım.

Tavan arasına gizlenen fareler misali, el ayak çekilince ortaya çıkan eski aşkların kemirdiği yerleri hâlâ kanıyor yüreğimin. Her gidenle bir parçam daha gitti. Mucizeler yaratıp beni tüketmeyen, adeta bütünleyen bir aşkım asla olmadı. Sonuç olarak geride kalana bakıyorum da bende bana yetecek kadarcık bile ben kalmamış.

Kendi kendini kemiren bir kanser hastası gibiyim. Ağaçlardaki yapraklara bağlamışım ümitlerimi. Yapraklar tükenince öleceğime inandırmışım kendimi. Oysa çoktan kurudu içimdeki o koca çınar. Gölgesinde ne çok insanla paylaşmıştım sayısız anımı. Ailem, dostlarım, aşklarım ve benim için değersiz sayısız insanla. Hiçbiri akıl edemedi bir yudum su dökmeyi ağacımın köklerine. Yaşam dolu, heyecan dolu, sevgi dolu, aşk dolu, şans yüklü, güven yüklü koca çınar ağacım kupkuru şimdi. Gölgesine sığınan yüzlerce tatlı düşümü de kaybettim artık. Yani çoktandır ölüyüm ben. Onda kurduğu salıncağında dünyasını unutan o küçük kızı da görmüyorum nicedir. Dışımın yalnızlığı içimi de kavurdu sonunda. Dört bir yanım çöl, dört bir yanım akbaba şimdi.

Ne yazık ki planlarımızı ya da isteklerimizi değil, hayatın bize sunduklarını yaşarız her zaman. Ve her sunum muhteşem olmuyor. Aşk tadında, rakı balık tadında ya da yağmur sonrası toprak kokusu tadında olmuyor. Olmadı işte.

Kaderin bir bildiği vardır derler hep. Merak ediyorum benim kaderimin bildiği nedir ve ne zaman kendini gösterecektir? Pusulasız kaptan gibiyim, kaderim bir gösterse yolumu belki ben de mutlu olacağım. Kim bilir? Ben bilmiyorum ve bundan çok sıkıldım artık.

Yolların yolsuzlaştığı, dürüstün adileştiği, haklının ceza aldığı bir dünyada yaşamak mıdır acaba talihsizliğim? Dedim ya, aşk her şey içindir diye, en büyük tutkum olan milletim bile BENİM değil neredeyse. Bayrağıma uzanan eller de iyi niyet yok. Topraklarımda yaşayan ama sırtımda bıçağının ucunu hissettiğim hainlerle beraber soluyorum vatanımın temiz havasını. Fabrikalarım ya kapatıldı ya satıldı. Güzel İzmir’imin kilit noktası olan İzmir Limanı bile benim değil. Köprülerim satıldı. Topraklarım satıldı. Atalarımın kanıyla aldığını para için satanlar BANA vekil oldu. Neresinden tutsam elimde kalıyor hayat. Düzensizlik almış başını gidiyor. Haklının değil zenginin hüküm sürdüğü günleri yaşamaktayız. Ne acı ki elimizden bir şey gelmiyor. Zam üstüne zam, ihanet üstüne ihanet, satış üstüne satış, sürekli borç alımı, hıyanet, ihanet, nankörlük, vefa bilmezlik... Ne ararsan var yani.

Evimden elini eteğini çekmeyen mafya da cabası. Kardeşimin alın terini gasp eden şerefsizlerden de nefret ediyorum. Babamın koskoca bir hayatını, annemin tüm emeğini, benim hayallerimi, kardeşimin el emeğini, alın terini çaldı herifler ve hiç kimse (polis veya mafya dâhil) hiçbir şey yapamadı. Bu ne biçim dünya? Bu nasıl adalet? İnsanlar neye göre iyi, neye göre kötü? Kimler neye göre iyiyi, neye göre kötüyü yaşıyor? İyi nerede bitiyor ya da tam olarak nerede başlıyor?

Neresindeydim konunun, şimdi neresindeyim? Bu nasıl bir çelişki böyle? Bıkkınlık, hırsızlık almış yürümüş. Kimse “Dur” demiyor. Adeta “Gemisini yürüten, kaptan bu devirde.”

Yüreğim acıyor. Her yerden acımasızca saldırıyor hayat. İndiriyor da indiriyor yumruklarını. Birikmiş hıncını alıyor gibi. Kan revan içinde minicik bir yürek benimki.  Bitmek üzere direncim. Hayata tutunduğum dal kırılmak üzere. Yavaş yavaş veda ediyorum hayata.

Elveda güzel olan her şeye.

Elveda yaşayamadıklarıma.

Elveda bu dünyanın insanlarına.

Elveda güneşe.

Dingin ruhum sıtmalı anıları tüketiyor şimdi. Hangisi doğru, hangisi gerçek? Ne yaşıyorum, nasıl yaşıyorum bilmiyorum. Bir düş gibi hayatı terk edişim. Hummalı bir çıkış bu hayattan.

Gün ışığına hasret gözlerimde sevda oyunları oynuyor kirpiklerim.

Yağmurlu ve fırtınalı bir havasındayım ömrümün.

İçim çok acıyor.

Kalabalıklara gömülü yalnızlığımla çıplak ayaklı bir kız çocuğu gibiyim.

Bilincimin en körpe ve deneyimsiz alanlarında, hayatıma, bana ve geleceğime dair çok önemli kararlar vermiş olmanın diyetini ödediğim günlerindeyim hayatımın.

Avuçlarımda anlamsızlıklara dair ter damlaları, boş çabalarımın birer nişanı gibi parlıyorlar gün ışığında.

Acı gerçekler birbiri ardına indiriyor tokadını yüzüme. Öyle tokatlar ki bunlar, kızaran yüzümle yetinmiyor ve izleri kalıyor benliğimde.

Şimdi kurumuş bir çiçek gibi gençliğim. Hızla akan hayata direnemeyip un ufak oluyor geçmişim. Yaşanmışlığım artık sadece anılarda, hatırlayabildiğim…

Kalabalıklar içinde çok yalnızım.

Hiçbir ses yetmiyor yalnızlığımı dindirmeye.

Anlayan yok hiç yalnızlığımın derinliğini.

Karanlıkta, kör gibi el yordamıyla yaşıyorum hayatı.

Ruhum çürük içinde. Talihsizce çarpıyorum hayatın sivri köşelerine. 

Yaşamak çılgınca zor geliyor birçok an.

Belirsizliğin dibine vurmuş durumdayım.

Usumun uslanmayan yerlerinde usulsüz düşünceler geziniyor.

Çok korkuyorum.

Parmaklarımın ucunda yürüyorum çoğu zaman. Ayakkabılarım elimde, sessiz ve kasılmış halde.

Fısıltılarım bile çığlık gibi.

İçimde delicesine bağıran bir kız çocuğu can çekişiyor.

Gözlerimde güzel günlerin hayaliyle dalıyorum uykulara, bitmez rüyalara.

Derken kâbus oluyor rüyalarım.

Hayallerimle renklenen rüyalarımda gözlerim açıkken daldığım çok derin bir uykuyu görüyorum.

Öyle bir uyku ki uyanmama bir türlü izin vermiyor.

Bedenim yavaş yavaş soğuyor.

Ruhumun benden ayrıldığını hisseder gibiyim.

Etraf buz kesmiş gibi.

Güneşten yanmış esmer tenimin rengi beyaza dönüyor.

Ölüyorum.

Ölmek istemiyorum ama kolum kanadım kırık sanki.

Sıçrayarak uyandığım yatağımda, rüyamın aksine kan ter içinde buluyorum kendimi.

Yanıyorum…

Alev alev…

Sımsıcak, sıcak, ateşlerdeyim…

Peki, şimdi hangisi rüya? Ölüyor muyum yaşıyor muyum?

Ölüyorsam neler düşünmeliyim?

Yaşıyorsam sevinmeli miyim?

Ayrıca neden kaskatı bedenim?

Neden kımıldayamıyorum?

Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide her şey karmakarışık. Sanki insanoğlu, tanrının sürülmemiş bakir topraklarına atılmış ve eskiyip yitmiş değersiz ruhlar gibi.

Bulut gölgesinde yaşarım. Yağmur damlalarında yaşam bulurum. Rüzgârın getirdiklerine ilgi duyarım. Şimdilerde rüzgâr sadece kuru yapraklar getiriyor. Onların da üzerinde benim ruhumdakiler gibi derin çatlaklar var, sahibi belirsiz yaralar var. Hangi rüzgârsa onları dallarından koparıp uzaklara savuran, söylesem beni de götürür mü masal ülkelerine?

Karmakarışığım.

Daha önce hiç bakmadığım gibi bakıyorum geçmişe, düne, dünüme. Bakış açım her değiştiğinde başım daha da dönüyor.

Resimler ters düz olurken kafamın içinde, kiminin rengi değişiyor, kiminde cam kırıkları ve kandamlaları. Gittikçe soluyor bazıları. Dokunduğum resim alev alıyor, “Bırak beni!” diyor. Artık anlıyorum ki oldukları yerde çok mutlular, dönmek istemiyorlar, yalnız bırakılmak istiyorlar.

Başıboş hislerim savruluyor oraya buraya, düne bugüne. Etrafımdaki kalabalıktan kimi üzerine basıyor dağınık hislerimin, kimi itiyor elinin tersiyle.

Yaralarım büyüyor.

Kendimden nefret ediyorum.

Yalnızlıktan nefret ediyorum

Anlaşılmamaktan nefret ediyorum.

Uzaklaştıkça bedenimden, adeta hafifliyorum.

Hayata tutunmak için hiçbir sebebim yok nasılsa. Kolumdan tutup da “Gitme, kal!” diyen de yok. Artık veda zamanı.

Gelmemin hata olduğu yerden gidiyorum artık.

Hiç olmamam gereken yerlerde hiç yaşamamam gereken şeyler yaşamışım meğer.

Ne bir ses duyuyorum ne de bir rüzgar esintisi hissediyorum.

Şimdi iyiden iyiye buz kestim.

Kendimin üzerinden kendime bakıyorum. Sakin, sessiz, huzurlu, yalnız ve uyumakta olan bir prenses gibi görünüyorum. Yaşarken baktığım aynalar bana kendimi bunun onda biri kadar güzel gösterseydi daha çok sevebilirdim kendimi.

Yüklerinden kurtuluyor ruhum.

Arınıyor belki de kim bilir?

Fizik varlığımdan kopmak içimi acıtıyor ama ruhani hayatımda mutluluğu aramaya gidiyorum.

Elveda hayatımın insanları…

Gidiyorum…

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol